Bir şehirde yürümek ne kadar mümkündür?
Bu basit gibi görünen soru, aslında çok şey anlatır. Kaldırımlar, kent yaşamının en temel unsurlarından biridir; görünmez gibidir ama yoklukları hemen hissedilir. Çünkü kaldırım, sadece bir yaya yolu değil, aynı zamanda bir toplumun birlikte yaşama kültürünün, şehir planlamasının ve vatandaşına duyduğu saygının simgesidir.
Kaldırımlar bir kentin medeniyet ölçüsüdür. Engelli bireylerin bir rampaya ihtiyaç duyduğunda o rampayı bulup bulamaması; yaşlıların birkaç adımda bir dinlenebileceği bir bankın varlığı; çocukların ellerinden tutan ebeveynleriyle güvenle yürüyüp yürüyememesi, işte tüm bunlar bir kentin ne kadar "insan odaklı" olduğunu belirler.
Ne yazık ki birçok şehirde kaldırımlar ya araçlarla işgal edilmiştir ya da düzensiz, bakımsız ve erişilemez hâldedir. Oysa kaldırım, sadece yayaya ayrılmış bir şerit değil, kamusal yaşamın ta kendisidir. Bütün vatandaşların, gelirine, yaşına ya da fiziksel durumuna bakılmaksızın eşit şekilde kullanması gereken bir alandır.
Kaldırımların durumu, kent yönetimlerinin insan hayatına ne kadar önem verdiğini gözler önüne serer. Çünkü bir şehir, yaya önceliğini hiçe sayarak gelişemez. Gerçek kalkınma, beton kulelerin gölgesinde değil, insanların güvenle yürüyebildiği kaldırımlarda başlar.
Belediyelere düşen görev nettir:
Kaldırımları genişletmek, engelleri kaldırmak, kamusal alanları yayaların lehine dönüştürmek. Kaldırımların sessizliği, aslında bizlere çok şey fısıldar: "Beni nasıl tasarlarsan, insanına o kadar değer vermiş olursun."
Tevfik Erk / İstanbul